Sabahın beşinde, uyku sersemi televizyonu açıp ekranda bir anda Brad Pitt ile Edward Norton'u görmek, şaşkınlığın ötesinde kafamı da karıştırdı. Kendimi toparlayana kadar, bir an Hollywood'da sandım.
Doğru ya... Milli Takımımız grubunda elenmişti ama son maçını Los Angeles'ta, ev sahibi ABD'ye karşı oynuyordu.
Koca SoFi Stadı'nda 74 bin kişilik rekor seyirci vardı. Derken kamera tanıdık bir başka isme zoom yaptı. Elini çenesine yaslamış, düşünceli görünen Leonardo DiCaprio... Tanınmamak için kasketini iyice alnına indirmişti.

Takımlar seremoni için sahaya çıkarken, hakemlerin önünde maçın topunu taşıyan sosyal medya fenomeni Paris Hilton'u görüyoruz. Kalın beyaz çerçeveli güneş gözlüğü doğrusu kendisine çok yakışmış.
Derken Colin Farrell da VIP tribünündeki yerini alıyor. Üzerinde ABD Milli Takımı forması var. Will Ferrell'i ise profilden görüyoruz; epey yaşlanmış.
‘Avatar’ film serisinin Kanadalı yönetmeni James Cameron aşağı tribünde heyecanlı görünüyor.
Donald Trump’a karşı başkanlık seçimini kaybeden Kamala Harris eşiyle ayakta karşılaşmayı izliyor.
Evimde miyim, yoksa Hollywood Boulevard'daki Dolby Theatre'ın kırmızı halısında mıyım? Bir an kafam gelgitlere teslim oluyor.
İşte Jessica Alba, hayranlarıyla selfie çektiriyor. Efsane eski NBA yıldızı Scottie Pippen da kızıyla birlikte tribünde. Bir zamanların bebek yüzlü oyuncusu Ashton Kutcher da ekranlara geliyor.
ABD'nin attığı erken golde kameralar, golün tekrarını göstermek yerine Brad Pitt ile Edward Norton'un sevinç paylaşımını ekrana taşıyor.
Türkiye'nin ikinci golünden sonra ise Leonardo DiCaprio'nun kaygılı yüzü yansıyor ekranlara.

Bir ara VIP locasında tek başına oturan tanıdık bir sima görüyoruz. Ay-yıldızlı formasıyla Fenerbahçe'nin eski başkanı Ali Koç... Üstelik Brad Pitt ile Edward Norton'un loca komşusu.
Maçı kazanıp beklentilerimizin çok altında kalan prestij yaramıza bir nebze pansuman yaparken, bu şaşaalı yolculuğa nasıl çıktığımızı anımsıyorum. Yollar ve köprüler trafiğe kapatılmış, derece beklediğimiz Milli Takımımızın konvoyu yüzlerce metre boyunca havalimanı istikametinde adeta zafer edasıyla ilerliyordu.
Sonuç ise malum... Lokum gibi gruptan çıkmak bir yana, sonuncu bitirdik.
Sabaha karşı kafilenin dönüşünde aynı havalimanında bu kez büyük bir sessizlik vardı.
Hafızalarda kalan tek şey, Hollywood yıldızlarının son maçımızda tribünleri renklendirmesi ve maçın oyuncusu Arda Güler'i alkışlamaları oldu.
Ben ise tribünde bulunan Hollywood yıldızlarının çoğuyla geçmişte röportaj yapmış olmanın tesellisini yaşıyordum..
Gelelim maça... Eminim sevgili okurlarımız, "Bu kadar Hollywood yıldızını anlattın, peki sahada neler oldu?" diye soracaktır.
Aslında sahada iki farklı Türkiye vardı. Maçın henüz ilk dakikalarında yediğimiz gol, grubun hayal kırıklığını da beraberinde getirmiş gibiydi. Ancak bu kez teslim olmayan, reaksiyon veren bir Milli Takım izledik. Orta sahada topa daha fazla sahip olduk, kanatları daha etkili kullandık ve özellikle Arda Güler oyuna ağırlığını koydukça takımın özgüveni de yükseldi. Attığımız üç gol, sadece skoru değil, moralimizi de değiştirdi.
Ne var ki bu galibiyet, gruptaki kötü tabloyu değiştirmeye yetmedi.. Biz doğru futbolu biraz geç hatırladık. Elenmiş olmanın burukluğu içinde gelen bu zafer, prestij açısından değerliydi ama kaçan fırsatların da en net özeti oldu.
Belki de bu yüzden bu maçı yıllar sonra hatırlayanlar, 3-2'lik galibiyetten önce tribündeki Brad Pitt'i, Leonardo DiCaprio'yu, Edward Norton'u ve diğer Hollywood yıldızlarını konuşacak. Ben ise hem onların tribündeki ilgisini hem de Arda Güler'i ayakta alkışlamalarını unutmayacağım. Futbol bazen 90 dakikadan ibaret değildir; bazen tribünler de maçın başrol oyuncusu olur.
Son düdük çaldığında skor tabelasında Türkiye'nin galibiyeti yazıyordu. Ama Dünya Kupası defteri çoktan kapanmıştı. Bu yüzden Los Angeles'tan akıllarda kalan sadece 3 puan değil; Brad Pitt'in sevinci, Leonardo DiCaprio'nun endişesi ve Hollywood'un ay-yıldızlı formaya gösterdiği ilgiydi. Keşke sahadaki futbolumuz da tribündeki yıldızlar kadar uzun süre konuşulsaydı.